Monday, July 05, 2010

Ekonomik Kriz, ‘Büyük Uyanış’, ‘Kürt Sorunu’

Dünya ekonomisinde koşullar “yeniden”bozulmaya başladı. Bu yazımda bu gelişmeleri irdeleyecektim. Ancak, gözüm, Andrew Gavin Marshall imzalı“Küresel Siyasi Uyanış ve Yeni Dünya Düzeni” başlıklı bir yazıya takıldı(“http://globalresearch.ca”). Yazıda,Zbigniew Brzezinski’den ilginç alıntılar vardı. Bu alıntıların izini sürmeye başlayınca da rastladıklarımın, artık iyice çıkmaza girmiş gibi görünen “Kürt sorununu” düşünmeye yardımcı olabileceğini gördüm.

Büyük uyanış’

Zbigniew Brzezinski’nin uzmanlık alanı jeopolitik ve “ABD hegemonyasını koruma” paradigması içinde çalışıyor. Marshall’ın yazısındaki alıntılarda, Brzezinski, günümüzde uluslararası jeopolitiği iki önemli gelişmenin belirlediğini vurguluyor. Birincisi, küresel siyasi liderliğin giderek çeşitlenmeye başlamasıyla, yükselen güçlerle ilgili. Bu ABD hegemonyasını korumayı giderek zorlaştırıyor.

İkincisi, daha ilginç olanıysa “Büyük uyanış” (“Great awakening”) dediği olguyla ilgili. Brzezinski’ye göre, “Geçen yüzyıl boyunca insanlık siyasi olarak uyandı ve giderek kımıldanıyor. Artık, nereye giderseniz gidiniz, insanların çoğu, dünyada neler olduğunu genel olarak biliyorlar; küresel eşitsizliklerin, sömürünün ve saygı yokluğunun farkındalar”... “Bugün yaşananlar tarihsel olarak özgün olmakla birlikte, insanlık genelde Fransız devriminin ilkeleriylehareket ediyor. İnsan onuruna saygı talebi ilk kez bu kadar yaygın bir biçimde dile getiriliyor.”

Bu, tarihte görülmemiş bir karşılıklı iletişim içinde gerçekleşen siyasi uyanış,çoğu kez kendini etnik, dini kimlikleresaygı talebi olarak gösteriyor.

Aslına bakarsanız, bu “büyük uyanışı”konuşmaya başlamamız, neoliberalizmin egemenliğiyle ve iletişim araçlarında yaşanan gelişmelerle yakından ilgili. Bu yöndeki ilk saptamaları 1990’larda izlemeye başlamış (örneğin, Tony Judth,“Social Question Redivivus” Foreign Affaires, Eylül Ekim 1997), bu konuyu Seattle 1999 olayından sonra, “yükselen yeni bir dalga” bağlamında işlemeye çalışmıştım.

Geçen 25 yılda serbest piyasa modelinin toplumların dokuları üzerinde yaptığı tahribatların yarattığı güvensizlik duygusu dini, etnik kimliklerin kendi aralarındaki çelişkileri keskinleştirdi. Bu süreçte, genelde neolibralizmin kaynağı ABD ve Batı egemenliğine (emperyalizme), özelde de egemen konumdaki etnik gruplarda, sertleşen bölüşüm ilişkilerinin basıncıyla gelişen aşağılayıcı, küçük görücü, suçlu arayıcı tavırlara tepkiler giderek arttı. Bu zeminde, iletişim teknolojilerinin getirdiği haberleşme ve bilgilenme olanaklarının, bu teknolojiler üzerinde başlayan yeni sınıf şekillenmelerinin de (yeni orta sınıf proletarya) katkısıyla toplumsal yapıların içinde “patlayıcı”koşullar oluşmaya başladı.

Bu sırada ABD ve Avrupa Birliği dış politika çevreleri bu gelişmeleri görüyor, etnik, dini talepleri, yeni sınıf şekillenmelerini, yeni iletişim araçlarının sunduğu tüm olanaklardan, mali kaynaklardan da yararlanarak çarpıtarak, kışkırtarak kullanmanın, böylece tepkiyi savuşturmanın yollarını arıyorlardı. Bu arayışları “renkli devrimlerde” görüyor, çeşitli düşünce kuruluşlarının yayımladıkları raporlarda okuyorduk.

Ekonomi önemli ama söylem de...

Geçen hafta borsalarda endekslerin yeniden kritik sınırların altına inmesi, destekleme paketlerinin etkisinin bitmesiyle, tam kemer sıkma politikaları devreye girerken, dünya ekonomisinde sanayi üretiminde genelleşmiş bir gerilemenin başlaması çok özel bir dönemin başladığını haber veriyordu: Yukarda özetlediğim çelişkilerin önümüzdeki dönemde daha da keskinleşeceğini, sürecin hızlanacağını kolaylıkla söyleyebiliriz.

Böyle durumlarda, yönetenlerin, (krize karşı bir ortak politika geliştirilememesinin de gösterdiği gibi)yönetemediğinin görülmesiyle birlikte,halk arasında umutsuzluk, kızgınlık giderek artıyor. Süreçten zarar gören kesimler radikal çözümlere ilgi duymaya, güvenlik kaygısıyla önceliklesomut aidiyetlere (din, etnik kimlik, aile, klan vb.) cevap veren siyasi projelere yönelmeye başlıyorlar.

Bu karanlık sürece müdahale edebilen halkçı, sosyalist hareketler, liberal/sosyal demokrat hükümetler, etnik, dini çelişkilerin kanlı iç savaşlara yol açmasını, toplumlarının dağılmasını engelleme şansını yakalayabilecekler. Bu şansın yakalanmasıysa son tahlilde,vatandaşlık kimliğinin, sınıf aidiyetleriningüçlendirilmesine dayanıyor.

Ancak, bu “son tahlil”deki yere giderken Brzezinski’nin, halkların saygı talebineilişkin gözlemlerini ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum.

Saygı talebine cevap vermek için, eşitlik, kardeşlik, dayanışma ilişkilerini güçlendirecek hukuki, kültürel, hatta ekonomik adımlar atmaya başlamak önemli. Böylece “toplumda, neyin görülebilir, neyin söylenebilir, hatta düşünülebilir olduğunu saptayan sınır”genişletilebilir. Böylece toplumda konuşma gücü olanların karşısında, yalnızca ses çıkartma gücüyle sınırlanmış olanlar, konuşma gücü kazanmaya başlayabilirler (Jacques Ranciere). Böylece konuşma gücü kazananların taleplerini dinlemek, cevaplandırmak, cevaplandırılamayan noktada, cana ve toplumsal servete en az zarar verecek çözümleri birlikte, eşit koşullarda düşünmek söz konusu olabilir.

Konuşmaya ve birlikte düşünmeye başlayabilmek için de, tarafların birbirlerini insani özelliklerinden soyutlamayan, şeyleştirmeyen, canavarlaştırmayan bir söylem benimsemeleri gerekiyor.

Etnik kökenli savaşlar sürerken, “silahlar sussun” diyenlerin, o silahları tutanların, inançları, umutları, ölümü, öldürmeyi göze almak için çok ciddi gerekçeleri olan insanlar olduklarını unutmamaları; onları tuttukları silaha (birer ölüm makinesine) indirgememeleri gerekiyor.

Örneğin yöntemleri büyük nefret uyandırsa da PKK’yi yalnızca dağdaki silahlı insanlara indirgemek gerçekliğe uygun, konuşmaya, hatta düşünmeye yardımcı bir tutum değil. 26 yılda, çoğu Kürt olmak üzere, yaklaşık 36 bin kişi yaşamını yitirmişse, insanlar ölmeye devam ediyorsa, PKK’nin kültürel kuruluşlarını, sivil toplum içindeki temsil ilişkilerini, yerel yönetimlerdeki, parlamentodaki etkilerini görmek, buraları, konuşma, şiddet politikasına karşı ileri sürülecek savları birlikte düşünme alanı olarak değerlendirmek, kızgınlığa kapılıp bu olanakları itmemek gerekiyor.

Diğer taraftan, silahları kullananların, ısrarla insanları öldürmeye devam etmelerinin arkasındaki gerekçeleri açıklıkla ortaya koymaları, savunmaları, amaçlarına yönelik eleştirilere açık yüreklilikle cevap vermeleri gerekiyor.

Örneğin, geçenlerde Mustafa Sönmez,2000’lerin Türkiyesi’nde Kürtlerin sadece Güneydoğu ve Doğu’daki 21 ilde değil, tüm Türkiye illerinde yaşamakta olmalarından hareketle, Kürtlerin demokratik haklarını coğrafya temelinde savunmaya çalışmanın, bölgeciliğe indirgemenin de kalkınmaya, yatırıma indirgemenin de yanlışlığına dikkat çekti.Güray Öz de ‘demokratik özerklik’kavramının aslında, bir ayrılma projesinin, andaki adı olduğunu vurguladı. Ben de özerklik, hatta ayrılma projesinin gerçekleşebilirliğini, daha da önemlisi “Komünist hipotez” açısından anlamını tartışma hakkım saklı kalmak koşuluyla şu soruyu eklemek istiyorum: Feodalizme, ağa, şeyh, aşiret“vesayetine”, bunları yaşatan toprak mülkiyeti biçimlerine karşı çıkmayan bir proje ne açıdan “demokratik” oluyor?

Kürt siyasi hareketinin bu saptamaların gündeme getirdiği sorunları kavradığını göstermesi, ilgili açıklamalarını, çözüm önerilerini tartışmaya açması gerekiyor.

Tüm bunlar, bugünkü, Türk ve Kürt bölgelerinin iç içe geçmiş “sınıflar matrisi”, bölge jeopolitiği, ülkedeki hâkim ideoloji içinde Kürt “sorununu”çözemez. Çözemez ama “çözülmesi amaçlanan sorunun”, içeriğini, sınırlarını, 19. yüzyıl kalıntılarından arındıracak bir biçimde, düşünmeye yardımcı olabilecek diyaloglara yol açabilir.

No comments: