Friday, April 04, 2025

Din: Marx'ın “Halkın Afyonu” Sözünün 7 Anlamı

 Prof Hans-Georg Moeller  Din felsefesi, 

Bana ilginç geldi. Trankriptini çıkarıp. DeepSeek’e tercüme ettirdim

https://www.youtube.com/watch?v=C14q4DOVFno  

Din birçok insan için çok önemlidir ve özellikle de yüksek derecede görünür ekonomik eşitsizlikle bütünleştiği ve desteklediği durumlarda, bu yaygın dindarlık ile zengin ve fakir arasındaki neredeyse utanmaz derecede belirgin uçurumun birleşimi, bana Marx'ın din hakkındaki "halkın afyonu" metaforunu hatırlattı. Bu metafor bugün hâlâ geçerli görünüyor. Bu oldukça karmaşık anlam üzerine düşünmek için zaman ayırmak gerekebilir. "Halkın afyonu" metaforunun yedi katmanını ele alacağım, ancak bundan önce iki ön açıklama yapmak istiyorum.

İlk olarak, Marx'ın bu metaforunun İngilizcede biraz farklı versiyonları var: "opium of the people" (halkın afyonu) ve "opium for the people" (halk için afyon). "Halkın afyonu" ifadesi, dinin baskı altındaki kitlelerden doğduğunu ima ediyor gibi görünürken, "halk için afyon" ifadesi ise dinin baskıcılar tarafından halka dayatıldığını ima ediyor. Ancak Marx İngilizce değil, Almanca yazmıştı. "Opium des Volkes" ifadesini kullandı, yani kelimenin tam anlamıyla "halkın afyonu," ve bu hem "halkın afyonu" hem de "halk için afyon" anlamına gelebilir.


Peki bu metaforik afyon nereden geliyor? Marx, Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi'nde bu metaforu kullanırken, temelde Feuerbach'ı takip ederek, insanın dünyasının dinleri ve tanrıları yarattığını, bunun tersinin olmadığını söyler. Özellikle, devlet ve toplumun ya da sosyoekonomik gerçekliğin dini ürettiğini belirtir. Marx'a göre din, ne sadece baskı altındakiler ne de sadece baskıcılar tarafından yaratılır, ancak toplumun bir bütün olarak ürünüdür. Din, bir sosyal yapının kendisini anlamlandırdığı ve desteklediği bir inanç anlatısıdır.

İkinci olarak, bu metafor dinin basitçe kötü olduğunu söylemez. Marx bir püriten ya da ahlakçı değildi. Afyon veya diğer uyuşturucuların kullanımı onun için bir günah ya da ahlaki bir başarısızlık değil, bir patoloji ve sağlıksız bir yaşamın göstergesiydi. Marx, afyon veya din kullanımını ilke olarak yanlış olarak kınamak yerine, her ikisini de belirsiz olarak görüyordu. Bunlar aynı anda hem keyif verici hem de hasta edicidir. Etkileri ve yan etkileri aynı anda hem iyi hem de kötüdür.


Şimdi "halkın afyonu" metaforunun yedi anlam katmanına geçelim.


Birincisi, afyon bir halüsinojendir ve din de öyle. Her ikisi de yanılsama yaratır. Marx, Hegel'in Tinin Fenomenolojisi'nden bir ifade kullanarak, bunun sahte, tersyüz edilmiş bir dünya yarattığını söyler. Afyon ve din, insanların içinde yaşadıkları dünyayı doğru bir şekilde görmelerini engelleyen bir sahte bilinç oluşturur. Din ve afyon, derin gerçekler veya ruhsal içgörüler sunuyormuş gibi görünür. En büyük sorulara büyük cevaplar verirler, ancak aslında bu cevaplar yüzeyseldir. Din kötü bir felsefe ve kötü bir bilimdir, her şeyin düşük kaliteli bir teorisidir. Marx'ın oldukça sert bir şekilde ifade ettiği gibi, din "ruhsuzluğun ruhu"dur (Geist des Geisteslosigkeit).

Dinin bu tersyüz edilmiş bilinci, Hindistan'da bir sokakta bir inekle ilgili dini bir tören gördüğümde bana açıkça göründü. İnek süslü bir kıyafet giydirilmiş, saygı gösterilmiş ve çeşitli şekillerde ödüllendirilmişti. Görünüşe göre amaç, ineğe hizmet etmek ve onu onurlandırmaktı. Ancak benim perspektifimden, ineğin dini uygulayıcıların onu yapmaya zorladığı her şeyi yapmak zorunda bırakıldığı oldukça açıktı. Aslında, törenin efendileri ineğe hizmet etmiyordu, tam tersine inek onlara hizmet ediyordu. Bu sahne, dinin aslında pek de ahlaki olmayan güç yapılarını tersyüz ederek yücelten ahlaki rejimler ve inançlar kurma eğilimini gösteriyor. Din, egemenlik rejimlerini iyilik yapmaya dönüştürür. Marx'ın dediği gibi, dinin bu tersyüz edilmiş ahlaki onaylaması, Nietzsche ve Daoist Zhuangzi tarafından da oldukça çarpıcı bir şekilde analiz edilmiştir.


İkincisi, afyon ve din her ikisi de uyarıcıdır. Sadece görünüşte doğru ve ahlaki olan bir sahte bilinç yaratmakla kalmaz, bu yanılsamayı duygusal coşku ve neşe ile birleştirirler. Marx'ın dediği gibi, coşku üretirler ve bu kelime anlamlıdır. Yunanca "tanrı" anlamına gelen "theos" kelimesinden türeyen bu ifade, kelimenin tam anlamıyla tanrı tarafından ele geçirilmek anlamına gelir. Bu çılgınca coşku, geçici bir yüksek deneyim, insanların kontrolünü kaybettiği ve kendinden geçtiği büyük bir duygusal heyecandır. Dinin bu coşkulu yönü, Marx'ın öncülleri Kant ve Hegel tarafından da reddedilmişti; onlar bunu akılcılık ve özerkliğin kaybı olarak görüyor ve küçümsüyorlardı. Dini vecit hali, bu büyük Alman Aydınlanma düşünürlerinin tercih ettiği soğuk akıl ilerleyişiyle bağdaşmıyordu.


Üçüncüsü, Neurology adlı bilimsel dergide yayınlanan bir makaleye göre, antik Yunanlılar, Hintliler, Çinliler, Mısırlılar, Romalılar, Araplar, Orta Çağ insanları, Rönesans'tan günümüze kadar Avrupalılar, afyonu tüm hastalıklar için bir panzehir olarak biliyorlardı. Din de böyle bir panzehirdir, tüm dertlere bir anda çare vaat eden bir ilaç. Din ve afyonun belirsizliğinin özü, bence, her ikisinin de en güçlü tedavi olarak görülmesi, ancak aslında Marx'ın görüşüne göre oldukça patolojik olmasıdır. Çoğu din kurtuluş vaatleri sunar: ölümsüzlük veya cennet, acıdan kurtuluş ya da en azından günlük sorunlara ilahi çözümler ve iyi şanslar. Kazanmak ve acı çekmemek, acı çekmekten kaçınmak, tartışmasız dinin temel ikili kodudur, bu Luhmann'ın söylediğinden farklıdır, ancak bu başka bir videonun konusu.


Marx, derin bir ironiyle, acıyı iyileştirme vaadiyle aslında acıyı yaratan veya uzatan dinin kurnazlığını deşifre etmek için dini metaforlar kullanır. Buna "gözyaşları peçesinin halesi" der. Afyon gibi, din de sefaleti sonlandırmak yerine süsler.


Dördüncüsü, afyon ve din her ikisi de sakinleştiricidir. Kısa vadeli yüksekler sunmalarına rağmen, uzun vadede kullanıcılarını uyuşuk, uysal ve pasif hale getirirler. Marx, dinin eleştirisinin tüm eleştirilerin önkoşulu olduğunu söyler. Bu, insanların dini alışkanlıklarından kurtulduklarında, sadece patolojik gerçekliklerini anlamakla kalmayıp aynı zamanda devrimci pratiğe hazır olacakları anlamına gelir.


Beşincisi, Marx'ın yaşamı boyunca hem din hem de afyon, özellikle işçi sınıfı arasında yaygındı. Anna Barrett'a göre, afyon alkolden daha ucuzdu ve işçi sınıfı bunu etkili bir akşamdan kalma ilacı olarak görüyordu. 1870'ler ve 1880'lere gelindiğinde, bağımlılık o kadar yaygınlaşmıştı ki, bu fenomeni tanımlamak için İngilizceye yeni bir kelime girdi: morfinomani. Afyon, küresel ölçekte toplumun her yerine sızmıştı. Sadece bir eğlence aracından çok daha fazlasıydı. Din gibi, kapitalist ekonomi, savaş ve politika ile sıkı sıkıya iç içe geçmişti. Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, 1843'ün sonunda yazılmıştı. İngiltere ve Çin arasındaki ilk Afyon Savaşı yeni sona ermişti. Marx'ın yakından takip ettiği ve eleştirdiği İngiliz emperyalizmi, aynı anda afyonu ve dini askeri yollarla kurbanlarına dayatıyordu. Aynı gemiler afyon ve misyonerleri taşıyordu. Belki de şu an bu videoyu kaydettiğim Makao gibi.


Altıncısı, hem afyon hem de din bağımlılık yapar. Uyuşturucu bağımlılarının hayatı alışkanlıklarının etrafında döner. Tüm planlarını, düşüncelerini ve hayatlarının her alanını istila eder. Afyon ve din oldukça istilacı olabilir. Bana göre, hem din hem de uyuşturucunun en kötü yanı, boğucu etkileridir. Bir tür ikinci kaplama haline gelirler, kelimenin tam anlamıyla bir kişinin yaptığı her şeyin üzerine gölge düşürürler. Din bağımlıları, tıpkı uyuşturucu bağımlıları gibi, varoluşsal olarak din tarafından ele geçirilir. Giyim tarzları dini bir ifade haline gelir. Yeme alışkanlıkları din tarafından düzenlenir. Partnerlerini dini bir çerçevede severler ve onlarla cinsel ilişkiye girerler. Çocuklarını dini bir şekilde yetiştirirler. Okudukları kitaplar dini kitaplardır ve gördükleri her şeyde, her kum tanesinde aynı tekdüze dini anlamı görürler.


Yedincisi: Daha olumlu bir notla bitirmek gerekirse, Marx tarafından muhtemelen bahsedilmeyen ve amaçlanmayan bir başka paralel de din ve afyonun psychedelic (zihin açıcı) etkisidir. Bu etki, daha önce bahsedilen halüsinojenik etkiden ayrılabilir. Halüsinasyonlar, gerçek olarak algılanan yanılsamalara dönüşebilir, yani Richard Dawkins'in dediği gibi, sanrılar haline gelebilir. 

Psychedelic etkiler, Wikipedia'ya göre, belirli psikolojik, görsel ve işitsel değişikliklere yol açan olağandışı zihinsel durumlar olarak tanımlanır. Halk dilinde bunlara "trip" denir, yani kişinin normal haline döndüğü geçici bir duyusal ve zihinsel yolculuk. Böyle bir yolculuğa çıkan her kişi bağımlı olmaz. Dini bir deneyim yaşayan her kişi inanan olmaz. Bağımlılık ve kaçınma arasında bir orta yol vardır. Tamamen ayık olmak, bağımlılık kadar baskıcı olabilir ve dine kökten karşı çıkmak, başka bir tür köktendinciliğe dönüşebilir.


Marx'ın kendisinin afyon kullanıp kullanmadığını bilmiyorum, ancak görünüşe göre içki içmeyi seviyordu ve yine de bazı ilginç kitaplar yazmayı başardı. Aynı durum bazı dindar insanlar için de geçerli. Günümüzde uyuşturucu kullanımı muhtemelen Marx'ın zamanında olduğu kadar yaygındır ve Marx'ın umduğunun aksine, din de hâlâ hayatta ve güçlüdür. Almanya gibi bazı laik toplumlarda, geleneksel din büyük ölçüde yeni bir sivil din ile değiştirilmiştir. Bir bakıma, sivil din gerçek dinden daha kurnaz olabilir, çünkü inananları genellikle ne kadar köktendinci olduklarının farkında değillerdir, ancak bu laik bir şekildedir. Benzer şekilde, dini köktendinciler, inkâr içindeki bağımlılar gibidir.

 

Thursday, April 03, 2025

Dr. Henry Jekyll ve Bay Edward Hyde

 

Toplumsal muhalefet, kitleselleşerek hızla yükselir, karşısında devlet şiddeti tırmanırken DEM Partili arkadaşları, “Aman dikkat!” diyerek ve bir roman üzerinden uyarmak istiyorum.

(...)

TÜRK: ‘İNSAN ŞOK OLUYOR.’

Robert Louis Stevenson’un o romanı, yıllar sonra aklıma ilk kez, Türkiye siyasetinin şoven milliyetçi kanadını temsil eden MHP ve lideri Devlet Bahçeli’nin aniden, Kürt siyasi hareketinin haklar ve özgürlükler kanadını temsil eden DEM Parti’ye yanaşmaya, askeri kanadı temsil eden Öcalan’a ısınmaya başlamasıyla geldi.

(...)

yazının yamamını okumsk için yıklayınız

Monday, March 31, 2025

Muhteşem cumartesi

 Maltepe’deki muhteşem miting, Özgür Özel’in muhalefetin gücünü, kararlılığını yansıtan kapsayıcı konuşması, “Gezi”den bu yana ilk kez, umudu yeşerten yeni olasılıkları gündeme getirdi. 


(...) 

Rejim de bu “kırılmadan” etkilendi aniden kendini haritası çıkarılmamış sularda buldu; baskı ve şiddeti, büyük ön yargı ve maksimum güçle tırmandırmaya başladı. Tutuklananların sayısı 2000’i aşarken işkencenin yeniden yaygınlaşmaya başladığını gösteren veriler gelmeye başladı. Bu koşullarda, düne kadar jeopolitik kaygılarla rejimi destekleyen ABD ve Avrupa ülkeleri baskı ve şiddeti “bir açık diktatörlüğe geçiş” teması içinde konuşmaya başladılar. 

Böylece, bir Çin deyişindeki Durdurulamaz bir güç (hızla kabaran kitlesel muhalefet), yerinden oynatılamaz bir cisimle(siyasal İslamın iktidarı) karşılaşırsa ne olur” sorusunun tanımladığı paradoks gündeme oturdu. Böylece yeni, sürdürülemez bir durum (aklıma “suni denge kavramı” geliyor) oluştu! 

KANAAT VE DÜŞÜNCE

Bu yeni durumun gündeme getirdiği sorulara “kanaatlerle” değil, “düşünceyle” yaklaşmak gerekir. 

Kanaat”, mevcut düzen içindeki yüzeysel yargılara dayanan, günlük siyaset içinde şekillenen, medya, propaganda, ideoloji ve kişisel deneyimlerle oluşan görüşlerdir. Kanaat şeyleri, gelişmeleri, tarihsel, kültürel bağlamlarına oturtmaya çalışmadan, eleştirel bir sorgulamaya girmeden anlamlandırır. 

(...)

Yazının tamını okumak için tıklayınız

Thursday, March 27, 2025

Aman dikkat rejim tükendi

 


Rejim, yalnızca ekonomik, siyasi, kültürel olarak değil, en önemlisi tarihsel olarak tükendi ama yarın gitmiyor: Dışarıda emperyalist merkezlere yeni tavizler verme, ayrıcalıklar tanıma olasılığı, içeride baskı, terör eğilimi güçleniyor.

TARİHSEL TÜKENİŞ

Bu ikinci tükeniştir. Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu, sultanlık, istibdat ve Saray rejiminin çöküşüne ilişkindi. Bu çöküşün karşısında yükselen, Cumhuriyetçi, antiemperyalist, seküler akım, tarihsel olarak bir ilerlemeyi temsil ediyordu. Fransız Devrimi’nin izlerini taşıyan Cumhuriyetçi akımın (geleneğin) temel ilkeleri, “kodları” eşitlik, serbestlik ve kardeşlikti. Bunlar kapitalist gerçeklik içinde doğmuş ilkelerdi, serbestlik yalnızca kapitalist sınıfın özgürlüğüne ilişkindi ama bu kavramların üçü de kapitalizmin ufkunun ötesine taşınabilecek yönde yeniden yorumlanmaya açıktı. Bu kavramların kurduğu zeminde, özgürlük, demokrasi, emek, sınıf sömürü, bilim, vatandaşlık gibi Aydınlanmageleneğinin kavramları, düşünce tarzları, adalete ilişkin sorunlar bağlamında “konuşulabilir olanın” sınırları içinde kalıyordu.

21. yüzyılda, karşısında siyasal İslamın rejimi, sultanlık, saray, kul, dinci dogma, itaat, biat, tabiiyet kavramlarının kurduğu zemin üzerinde, Cumhuriyetçi akımın, Aydınlanmacı öncesine, geçmişe/geriye dönüş arzusunu temsil ediyor. Özgürlük, demokrasi, emek, sınıf, sömürü, bilim, vatandaşlık gibi kavramlar, düşünce tarzları, adalete ilişkin sorunlar bağlamında “konuşulabilir olanın” sınırları dışında kalıyor. Rejim “Kültürel egemenliğimizi kuramadık” derken 20 yıllık iktidarının geldiği noktada, Cumhuriyet, Aydınlanma geleneği karşısında artık, geleceğe ilişkin anlatacak bir hikâyesinin, baskı ve yok etme dışında bir seçeneğinin, kalmadığını da itiraf etmiş oluyor. Bu tam anlamıyla, bir tarihsel, hatta kültürel tükeniştir. 

EKONOMİK VE SİYASİ

Uluslararası finans kapitale, NATO gibi güvenlik sistemlerine bağımlı bir ülke olan Türkiye’nin ekonomik krizini “aşabilmek” için gerekli dış kaynağı getirebilir umuduyla rejim, ekonominin yönetimini neoliberal paradigma içinde çalışan bir uzmana verdi. Bu uzman hem sonuç alamıyor hem de rejimin tarihsel siyasi tükenişini besleyen, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı krizini derinleştiriyor. 

yazının tamamını okumak içiin tıklayınız

Monday, March 24, 2025

Bir külüstür kamyon

 




Türkiye’de gelişen son “durum” aslında çok korkutucu olasılara işaret etmekle birlikte çok uzun bir zamandan beri ilk kez umudu yeşertecek bir dinamik de içeriyor.

BURAYA NASIL GELDİK?

İmamoğlu’nun tutuklanması, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, hatta ana muhalefet partisi CHP’ye kayyum atama hazırlıkları, “süreç olarak faşizmin” ilerleme çabalarının sonucudur. Rejimin, evrim sürecinin bu geri dönülemez noktaya gelmesi kaçınılmazdı. Oluşan bu “durumun” içinde yeni olan ana muhalefet partisi CHP’nin de artık geri dönülemez bir noktaya gelmiş olmasıdır.

Rejim, artık “ya hep ya hiç” noktasındadır; bu “durumdan” çıkabilmek için “ileri doğru kaçmaktan” başka seçeneği yoktur: 20 yıllık, külüstür kamyon girdiği bu kaygan ve virajlı yolda hızlanmaya devam edecektir. Üstelik galiba frenleri de patladı.

Bu saptamalar CHP ve genel olarak muhalefet için de geçerlidir. CHP bir an duraklar, hatta geri adım atabilir izlenimi verirse kurumsal yapısını ve kadrolarını kaybetmektenkurtulamayacaktır. Trajik olan şu ki CHP’nin, hatta ülkenin bu yaşamsal noktaya gelmesinde öncelikle, projesi başından beri belli (...)

TARİHTEN DERS ÇIKARTMAK GEREKİR

İlerleyebilmek için tarihten doğru dersleri çıkartmak gerekir. CHP’nin, son 20 yıllık tarihi önemli derslerle doludur.

CHP süreç olarak faşizmin devleti ele geçirme ve değiştirme hamleleri karşısında, önce 2007 seçimlerinin sonuçlarını son derecede yanlış okuyarak “mağduriyet” yaratmamak, “Siyasal İslamın tabanını kazanmak gerekir” derslerini çıkarttı. Bu böylece girdiği yolda her dönemeçte (2007- 2010-2017) CHP liderliği hep süreç olarak faşizmin önünü açacak politikaları benimsedi. CHP, kritik seçimlerde yanlış adaylarla yarıştı (2014-2018- 2023). Çıkardığı bu yanlış derslerin etkisiyle halk hareketlerini (Gezi, 2017 referandumu) örgütleyemedi, Kürt seçmenin taleplerini gündemine almadı. CHP, seçim gecelerinde stratejik hatalar yaptı (2017, 2018, 2023); hile hurdaya direnmek yerine başka yöne bakmayı seçti. Özetle CHP, rejim karşısında muhalefet edermiş gibi yaparken genellikle pasif hatta (dokunulmazlıkların kaldırılması, mühürsüz oyların sayılması, “Adam kazandı” korkaklığı) teslimiyetçi politikalar izledi.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayıınıuz

Thursday, March 20, 2025

Faşizm ve dil

  

Faşizm ve Dil

Faşist hareketler, rejimler ülkelerinin diline savaş açarlar. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels “kültür sözcüğünü duyunca silahıma sarılırım” dermiş.

Trump rejimi de aynı yolda


ABD’de süreç olarak faşizm de bu yönde hızla ilerliyor.  Başkan Yardımcısı JD Vance, “Üniversiteler savaş alınımızdır profesörler düşmanımız” diyor, büyük alkış topluyordu. Trump rejimi, ilk ve orta öğretimde, üniversitelerde, ABD tarihinin kölecilik,  yerli  soykırımı dönemlerinin öğretilmesini yasaklamaya çalışılıyor. Eğitim Bakanlığı'nı ortadan kaldırmak ve yoksul öğrencileri etkileyecek yönde programlardan fonları kesmeyi amaçlıyor. Üniversitelerdeki özgür tartışma ortamını, antisemitizmle mücadele adına hedef alıyor;  Eğitim Bakanlığı 60 üniversiteyi soruşturarak akademide ifade özgürlüğüne yönelik baskıyı güçlendiriyor., Trump, CNN ve MSNBC haber kanallarının yasa dışı olduğunu iddia ediyor. Trump rejimi devlet dairelerinde, yazışmalarda, web sitelerinde 199 sözcüğün kullanılmasını yasakladı. İşte bunlardan bazıları.

 

(...)


Mann and Klemperer

Almanya’da Naziler’in dili bir iletişim aracı olmaktan çıkarıp bir propaganda, manipülasyon, baskı silahına dönüştürmelerini , bunlar yaşanırken irdeleyenler arasında Thomas Mann ve Victor Klemperer’in katkıları özellikle önemlidir. 

 (...)


Yazunun tamamını kumak içn tıklayınız


 

Monday, March 17, 2025

Aptallıktan söz açılmışken

 


Aptallık, bir tür bilişsel, ahlaki körlüktür. Aptal, gerçeği kabul etmek istemez, onu mantıkla, bilimle ikna etmek de zor, hatta imkânsızdır. 

Aptallıktan söz açılmışken totaliter rejimleri, liderleri (kapitalizm de bunlara faşist demek gerekir) destekleyenlerin yanı sıra totaliter bir rejim kurmaya ya da yönetmeye çalışan elitlerin aptallığını da konuşmak gerekir. Bunların aptallığı halkların başına büyük dertler açıyor. 

Bu tiplerde en sık görülen aptallık türü, bir alanda başarılı olunca, her alanda konuşabileceğine inanmaktır. Başarılı bir iş insanı, sporcu hatta siyasetçi, sanat, askerlik, ekonomi gibi alanlarda da bilgiçlik taslayabileceğine inanabilir. Bu çoğu zaman gülünç düşmekle, kimi zaman da ekonomik siyasi felaketlerle sonuçlanır. 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, March 13, 2025

Aptallığın Teorisi

 


Günümüzde, “süreç olarak faşizm”, gerek Hıristiyan gerekse Müslüman dünyada kitleselleşerek yükselirken Protestan papaz, Dietrich Bonhoeffer’i, Nazi hapishanesinde, idam edilmeden önce yazdığı mektuplarda geliştirdiği “Aptallığın Teorisi”ni anımsamamak elde değil.

(...)

TEMEL FİKİRLER

Aptallık bir entelektüel zaaf değildir, ahlaki bir sorundur. Zekâ eksikliğinden kaynaklanmaz, zeki insanlar da aptallaşabilir. Asıl sorun, bireyin eleştirel düşünme, ahlaki muhakeme yapma yetisini kaybetmesinden kaynaklanır.

Aptallık bireysel değil, toplumsal bir olgudur. Birey yalnızken aptallık nadiren ortaya çıkar. İnsanlar grup içindeyken daha kolay manipüle edilir, otoriteye itaat etmeye meyilli hale gelir. Otoriter rejimler ve propaganda mekanizmaları, insanları bağımsız düşünmekten alıkoyarak aptallığı yaygınlaştırır. En büyük tehlike kötülük değil, aptallıktır çünkü aptal insan kötü olanı desteklediğini fark etmez.

Aptal insanın, gerçeğe karşı bağışıklığı vardır. Aptallık bir tür bilişsel, ahlaki körlüktür. Aptal kişi, gerçeği kabul etmek istemez, bilgi veya mantıklı argümanlar, aptal bir insana ulaşmaz; onu mantıkla, bilimle ikna etmek zor, hatta imkânsızdır. Çünkü bunlar onun dünya görüşünü, duygusal ve ideolojik gerçekliğini, bu gerçeklik içinde şekillenmiş kimliğini tehdit eder.

Aptallık baskıcı rejimler altına yaygınlaşır. Aptallık özellikle tek adam rejimlerinin, yükseldiği dönemlerde, diktatörlükler altında yaygınlaşır. İnsanlar özgür düşünceyi bırakıp güçlü bir lidere ya da ideolojiye bağlandıklarında aptallaşırlar. Friedrich Kellner de Nazi rejimi altında tuttuğu güncelerinde bu aptallaşmanın günbegün ilerleyişini sergiler.

VE ‘YARARLI SALAKLAR’

“Aptallığın teorisi”, özellikle Nazizm döneminde Almanya’da insanların faşizme nasıl boyun eğdiğini, aptallaştığını açıklamak için geliştirilmişti. Bu analiz, günümüzde de “süreç olarak faşizm” yükselirken yalnızca büyük kalabalıklar değil kimi entelektüeller, sanatçılar bağlamında da hâlâ geçerliliğini koruyor.

(...)

Aptallık sadece bir bilgi eksikliği değil, ahlaki bağımsızlığın kaybıdır. Bu yüzden, eğitimle ya da mantıklı tartışmalarla üstesinden gelinemez. Yalnızca bir özgürleşme eylemi aptallığı yenebilir. Bir kişi, kendisini baskılayan dış güçlerden kurtulmadıkça, içsel olarak değişemez. O zamana kadar, onu ikna etmeye çalışmak beyhude bir çabadır.

“Süreç olarak faşizm” yükselirken eleştirel düşünceyi (Sapere Aude-kendi aklınla düşünmeye cesaret et) yücelten Aydınlanma geleneğine dayanan eğitim sistemlerine saldırır, cahilliği yüceltir. Örneğin Trump yönetimi eğitim bakanlığını kapatıyor, eşitliközgürlük-dayanışma paradigmasına ait birçok kavramın federal bürokraside kullanılmasını yasaklıyor. Türkiye’de müfredat, evrim teorisini dışlayarak hurafelere dayanmak üzere yeniden yazılıyor.

(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, March 10, 2025

Yeni bir küresel kriz kapıda mı?

 


ABD, Avrupa medyasında ABD Başkanı Donald Trump’ın uyguladığı korumacı ekonomi politikaları, ticaret savaşları ve müttefiklerini yüzüstü bırakması, küresel ölçekte şekillenmeye başlayan belirsizlik, 1930’ların karanlık günleri konuşuluyor. Avrupa, Trump’ın NATO’ya olan bağlılığını sorgulaması ve Rusya’ya yakın durması nedeniyle yeniden silahlanmaya başlarken “Küresel ekonomi ciddi bir siyasi-askeri krizin eşiğine mi geldi” sorusuna cevap aranıyor. 

KORUMACILIK VE KÜRESEL SONUÇLARI

Çin, Meksika, Kanada ve Avrupa Birliği’ne yönelik yeni gümrük tarifeleri derken uluslararası ticaret ağları parçalanmaya başladı. Başta “Wall Street” olmak üzere dünyada mali piyasalar bu gelişmelerin getirdiği belirsizliklere şiddetle tepki verdiler. İndeksler hemen her yerde ciddi oranlarda gerilediler. Trump’ın korkarak geri adım atma çabaları belirsizlikleri daha da artırıyor. 

Wall Street Journal’a göre tarifeler, borsalarda başlayan dalgalanma ABD’de, The Economist’e göre de küresel düzeyde bir resesyon olasılığına işaret ediyor. Trump yönetiminin mahkeme kararlarına uymama eğilimi, devlet bürokrasisinde on binlere varan tasfiyeler, sosyal harcamaları kısma planları da tarifelerin iç fiyatlar üzerindeki etkilerine eklenince, resesyonun ötesinde, bir stagflasyon, hatta depresyon olasılığı gündeme geliyor. 

(...)

Tarihsel deneyimler, merkez ülkelerde başlayan, bu tür gümrük tarifeleriyle (ticaret savaşları), ekonomik izolasyon politikalarının, genelleşmiş bir depresyona, büyük felaketlere yol açtığını gösteriyor. Örneğin ABD’de 1930’larda Smoot-Hawley Tarifeleri, korumacılık eğilimlerinin genelleşmesine, küresel ticaretin parçalanmasına, Büyük Buhran’a, Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesine, tüm Avrupa’da faşist hareketlerin, rejimlerin çoğalmasına, II. Dünya Savaşı’na yol açmıştı. Bugün de benzer bir senaryonun tekrarlanma olasılığı var. 

MİLİTARİZM

Trump’ın Rusya’ya yakınlaşması, Ukrayna’ya askeri desteği kesmesi, Avrupa’daki güvenlik dengelerini kökten değiştirdi. NATO üyeleri, ABD’ye artık güvenemeyeceklerini fark ederek kendi güvenliklerini sağlama almak için hızla silahlanmaya başladılar. 

Özellikle Almanya, “savunma” harcamalarına, altyapı yatırımlarıyla birlikte 900 milyar Avro harcamayı planlıyor, Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez, ABD’den bağımsız bir savunma politikası yaratmayı, Fransa ve İngiltere’nin nükleer şemsiyesi altına girmeyi düşünüyor. FT’ye göre “Silah şirketlerine olan ilgi hızla artıyor” The Economist “Alman savunma sanayi hisseleri el yakıyor” diyor. 

Avrupa Birliği de askeri yatırımlarını artırabilmek için 150 milyar Avro’ya kadar çıkabilecek bir ortak savunma fonu kurmayı tartışıyor. Başta Fransa olmak üzere bazı ülkeler NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusu fikrini yeniden gündeme getiriyorlar. Yorumcular savunma harcamalarının ABD’den silah almak yerine, bağımsızlığı sağlamak üzere yerel üretimi canlandırmakta kullanılması gerektiğini savunuyorlar. Böylece ABD ve Avrupa arasında yeni bir çatlak oluşuyor. Tüm bunlar Avrupa’nın, diplomasi odaklı geçmişinden koparak “sert güç” yaratma politikasına yöneldiğini gösteriyor. 

(...)

Yazınınn tamamını okumak içn tıklayınız

Thursday, March 06, 2025

Trump ve otogolpe




Otogolpe “süreç olarak faşizmin” belirleyici anlarından biridir. Hemen her zaman faşist hareket devleti bu yolla ele geçirir. Bugün ABD’de Trump rejimi tam anlamıyla bir otogolpe örneğidir. Bir farkla...

“Otogolpe” (İspanyolca kökenli) terimi, bir devlet başkanının veya yürütme erkini elinde tutan kişinin, mevcut anayasal düzeni devre dışı bırakarak kendi yetkilerini genişletmesi anlamına gelir. Otogolpe, yürütme gücünün hukuku çiğnemesi, yasama organını işlevsiz bırakması ve muhalefeti baskı altına alması yoluyla gerçekleşir. 

OTOGOLPE

Trump daha göreve başlamadan Yüksek Hâkimler Kurlu, başkanın uygulamalarından dolayı yargılanamayacağına karar verdi. Böylece dokunulmaz, yargılanamaz konuma yükselen Trump, artık her istediğini yapabilirdi. Trump’ın yapacaklarını Proje 2025 bağlamında daha önce tartışmıştık.

Özetle: Bürokrasiyi, seçilenleri anayasa kapsamında denetleyen, bağımsız, profesyonel bir kurum olmaktan çıkarıp partizan bir yürütme aracına dönüştürmek. Başkanın gücünü daha da pekiştirecek biçimde, kurumsal kontrolleri azaltmak, yürütmeyi neredeyse otoriter bir ofise dönüştürmek, rejimi (süreç olarak faşizmi) sağlamlaştırmak için mahkemeleri kullanacak konuma gelmek. Yasama, yargı ve yürütme arasındaki dengeleri, yürütme lehine değiştirerek devleti yeniden yapılandırmak. Böylece denetimsiz, keyfi, bir başkanlık düzeni kurmak. Trump ilk altı haftada bunların hemen hepsini gerçekleştirdi ya da gerçekleştirmeye başladı.

BİR FARKLA Kİ

Bu otogolpe, ABD’yi geleneksel müttefiklerinden kopararak ulusal güvenlik sistemini ve dış politikasını belli bir yönde değiştiriyor. İşte bu değişimin kimi ana başlıkları.

Yabancı Etkinin Denetlenmesini Zayıflatma: Trump’ın Adalet Bakanı Pam Bondi, ABD’deki yabancı ajanları izleyen Yabancı Etki Görev Gücü’nü kapattı. Yabancı Ajanlar Kayıt Yasası (FARA) yaptırımları kaldırıldı. Bu, 2016 seçimlerinde Rusya bağlantılı olduğu belirlenen tiplerin işine yaradı. Rusya’ya yönelik kripto yaptırımlarını uygulayan bir görev gücü de feshedildi.

(...)




Monday, March 03, 2025

Trump ve yeni jeopolitik

 


Cehennemin kapısında “Buraya girenler, bütün umudu terk edin” yazıyormuş. Jeopolitik kapısında “Girince, ahlak, adalet, dostluk, kavramlarını geride bırakın. Burada sadece güç var” yazıyor. 

Geçtiğimiz hafta, ABD, Birleşmiş Milletler’de, Avrupalı müttefiklerine karşı Rusya ile birlikte oy kullandı. Trump ve Vance, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’yi Oval Ofis’te pusuyu düşürüp canlı yayında fena halde “fırçalayarak”aşağıladılar. Rusya’da Medvedev “kendini bilmez domuz Oval Ofis’te şamarı yedi” derken Avrupa başkentlerinde şok yaşanıyordu. Böylece ABD, Avrupa’nın stratejik dayanağı olma rolünü terk ediyor, 1945 sonrası dünya düzeni çöküyor. Tüm bunlar dünyanın güç, şantaj, pazarlık, haraç üzerine kurulu yeni bir düzene sürüklenmekte olduğunu gösteriyor. 

(...)

ABD-AVRUPA İTTİFAKININ SONU MU?

ABD-Avrupa ittifakı, “Batı dünyasının” temel taşı olmuş, ortak “güvenlik”, ABD hegemonyası altında karşılıklı bağımlılık ilişkileri üzerine inşa edilmişti. NATO, AB-ABD ortaklığı, Balkanlar, Ortadoğu ve Doğu Avrupa’daki “krizlere” ortak tepkiler bu hegemonya ve ittifak ilişkileri üzerinde oluşuyordu. Şimdi, Trump’ın BM’de Avrupa karşı Rusya ve Kuzey Kore ile aynı safta yer alması, 1945’ten bu yana benzeri görülmemiş bir kopuşa işaret ediyor. Bu kopuş, Almanya’nın yeni şansölye adayı Merz’in, “Haziran ayına kadar NATO ölmüş olabilir” uyarısını güçlendiriyor. 

Gerçekten de ABD, Avrupa güvenliğinin artık yalnızca Avrupa’nın sorunu olduğunu söylüyor, Trump Ukrayna’yı kapsayan güvenlik garantilerini reddediyor, Avrupa liderlerine karşı küçümseyici bir tavır sergiliyor. 

‘MAFYA TARZI SİYASET’ İLE ÜÇ KUTUPLU DÜNYA

Şimdi Avrupa’da Macron, Starmer, Merz gibi liderler tarihi bir karar vermek zorunda olduklarını düşünüyor, bu üç kutuplu dünya düzeni içinde “AB bağımsız bir küresel güç olabilir mi” sorusuna cevap arıyorlar. 

(...)

Büyük güçlerin dışında kalan ülkelerin ulusal egemenlikleri, toprak bütünlükleri de artık tehlikededir. Faşizm yükselirken militarizm, sömürgecilik eğilimi de yükseliyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız


Thursday, February 27, 2025

Sağa kayış devam ediyor

 


Almanya’da genel seçimlerde Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU/ CSU) oyların yüzde 29’unu olarak birinci parti oldu, yeni hükümeti kurmaya hak kazandı. Ancak seçimlerden en kazançlı çıkan partilerin faşist AfD ve sol Linke olduğu söylenebilir. AfD oylarını önceki seçimlere kıyasla 10 puan artırarak yüzde 21’le ikinci büyük parti konumuna yerleşti. Şimdi Meclis’te CDU/CSU’nun 208 iskemlesine karşılık AfD’nin 152 iskemlesi var. Solda Linke oylarını 6 puan artırarak yüzde 9 ile barajı geçti; 64 iskemle kazandı.

MERKEZ ERİDİ

Merkez partilerinden Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller ve Liberal Demokrat Parti oy ve iskemle kaybettiler: SPD 9 puan oy kaybetti, iskemle sayısı 120’ye düştü; bu oranlar Yeşiller için 3 puan ve 85 oldu, Ulusalcı sol olarak tanımlanan BSW barajı geçemedi ama solun aldığı oy toplam yüzde 14’e yaklaştı. Kısacası merkez partiler eridi.

(..)

TARİH DE UMUT VERMİYOR

(...)

Almanya tek örnek değil ve genel olarak egemen sınıflar açısından faşist seçeneklerin artmakta olması de ilk değil.

İngiltere “imparatorluğu” çözülürken ABD’nin ve karşısında Almanya’nın yeni hegemonya adayları olarak öne çıktığı, dünyanın kaynaklarının yeniden paylaşma arzusu güçlenmeye başladığı, 19. yy sonunda ırkçılık, milliyetçilik yabancı düşmanlığı, göç dalgası yükseliyordu. Faşizm, düşünce ve hareket olarak şekilleniyordu. Elektrikli aletler, otomotiv, savaş sanayi, havacılık, haberleşme alanlarında, kimya, nükleer fizik alanlarında bilimsel, teknolojik gelişmeler hızlanmıştı. Bu ortamda, “yeniden paylaşım” arzusu I. Dünya Savaşı’na yol açtı. Savaşın yıkıntıları üzerine gelen pandemi, tüm çelişkileri daha da sertleştirdi, küreselleşme parçalanmaya başladı finansal kriz ekonomileri çökertti, toplumsal, uluslararası kutuplaşmaları derinleştirdi.

(...)

Yazunun tamamı için. ntıklayınız

Monday, February 24, 2025

TÜSİAD ve öteki sınıf

 Rejimin TÜSİAD’in eleştirilerine verdiği tepki AKP’yi neoliberal kapitalizmin partisi sananların kafasını karıştırdı. Bu kesim bir iktidar (sınıflar) blokundan söz ediyordu ama bu blokun içindeki sınıflardan yalnızca birini büyük sermayeyi tanıyordu. Peki blokun öteki ortağı hangi sınıftı? Bu sorunun cevabına, geçen hafta, rejimin siyasi pratiğinde tanık olduk. 

ESKİ VE YENİ

Rejimin tepkisinin siyasi, tarihsel arka planını Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Eski Türkiye’yi özlüyor olabilirsiniz ama yeni Türkiye’de haddinizi bileceksiniz.” ... “Eski Türkiye’de siyaseti istedikleri gibi dizayn ediyorlardı. Gazete manşetleri vasıtasıyla iktidarlara ayar veriyorlardı. Biz buna dur dedik” ifadeleriyle ortaya koydu. 

Cumhurbaşkanı, iki “gerçeği” hatırlatıyordu: Birincisi artık bir “yeni Türkiye”var. İkincisi “eski Türkiye’de” “siyaseti dizayn eden, gazete manşetleri yoluyla iktidarlara ayar veren” bir güce, toplumsal konuma sahip TÜSİAD artık başka bir şeydir; “Eski Türkiye’de” siyasal iktidarın yanı sıra kültür endüstrisi yoluyla da iktidar olan bir “kesim” bugün artık bu konumunu kaybetmiştir; şimdi “haddini bilmelidir.” “Yeni Türkiye’de” siyasi iktidar ve medya üzerinden, topluma kültürel müdahale olanağı başka bir “kesimin” elindedir. Özel olarak rejimin, genel olarak siyasetin ve kültür savaşlarının merkezinde bu “kesimin” iradesi yatmaktadır. 

(...)


Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, February 20, 2025

Trump’ın gölgesinde Almanya

 


Almanlar pazar günü sandık başına gidiyorlar. Bu seçimlerin sonucu yalnızca Almanya’nın geleceğini belirlemekle kalmayacak, Avrupa Birliği’nde ilerici güçlerin “süreç olarak faşizme” direnme kapasitesini de etkileyecek. 

Hem Almanya için Alternatif (AfD) partisi yükseliyor hem de Avrupa’da faşist hareketler Trump yönetimi altında yeni bir enerji kazandılar. AfD’nin göçmen karşıtı faşist söylemleri, Avrupa şüpheciliği, Alman seçmenler arasında giderek daha fazla yankı buluyor. Ancak partinin son dönemdeki kazanımları yalnızca ekonomik sorunların, toplumsal huzursuzluğun bir yansıması değil. Trump yönetiminin Avrupa’daki faşist hareketlere verdiği açık destek, AfD’nin yükselişini de pekiştiriyor. 

Geçen hafta, Münih Güvenlik Konferansı, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in, Şansölye Scholz’u ve şansölye adayı Marz’ı, görmezden gelerek AfD lideri Weidel ile görüşmesi, bu karanlık ittifakı gözler önüne serdi: ABD, artık liberal demokrasiyi savunmuyor, Vance’in konferanstaki konuşması da transatlantik ittifakında radikal bir çatlağa işaret ediyordu. 

(...)

Vance, ırkçı, faşist propagandayı engelleyen yasalara referansla Avrupa liderlerini, ifade özgürlüğünü bastırmakla suçluyor, birkaç gün sonra da Trump Ukrayna savaşından Zelenskidolayısıyla Avrupa’yı sorumlu tutuyordu. Bu söylem, Trump yönetiminin Macaristan’da Viktor Orbán, İtalya’da Giorgia Meloni ve Hollanda’da Geert Wilders gibi faşist liderlerle kurduğu yakın ilişkiler, küresel siyaseti otokratik, hatta faşist yönetimler lehine dönüştürme, Avrupa Birliği’ni istikrarsızlaştırma, demokratik kurumları zayıflatma yönünde kasıtlı bir girişim olarak okunabilir. 

(...)

Trump yönetiminin dış politikası sadece Almanya için değil, uluslararası “düzen” için bir tehdit oluşturuyor. Faşist rejimleri, partileri desteklerken ABD’nin geleneksel müttefiklerini dışlayan Trump yönetimi, küresel güçler dengesini Ukrayna’ya askeri yardım karşılığında maden kaynaklarına el koyma teklifinin, ülkeyi, Avrupa’yı (Almanya’yı) es geçerek Rusya ile paylaşma girişiminin gösterdiği gibi yeniden, emperyalist ilişkiler zemininde şekillendirmeye çalışıyor. Demokratik değerleri ve uluslararası hukuku hiçe sayan bu emperyalist dış politika anlayışı, gücün hukukun önüne geçtiği bir dünya yaratıyor. Avrupa ise artık en güçlü müttefikinin bir rakibe dönüşme ihtimaliyle yüzleşmeye hazırlanıyor. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Monday, February 17, 2025

Bir çağ kapanıyor

 


Gazze’deki soykırım, Trump’ın II. döneminde ABD’deki faşizm, geçen hafta yapay zekâ (YZ) ile ilgili güvenlik konularının ele alındığı “Paris zirvesinde” ve Atlantik ittifakının güvenlik sorunlarını tartışan Münih zirvesinde yaşananlar “Bir çağ kapanıyor” savını destekliyor. 

HEGEMONYA BİTTİ

Trump yönetiminin USAİD’i kapatması, “sorunlu” rejimlerin yönetimlerini, liberal demokrasiyi yayma adına değiştirmeye çalışmaktan, Paris ve Münih zirvelerindeki tutumu ABD’nin, artık Avrupalı müttefiklerinin rızasını almaktan vazgeçtiğini, ülke içinde başlayan anayasa tanımaz yönetim tarzı da “liberal demokrasi” alanında örnek olma kapasitesinin tükendiğini gösteriyor. Bunun bir göstergesi de Trump yönetiminin Avrupa’da, liberal demokrat yönetimler yerine kendi ideolojisine yakın “süreç olarak faşizm” içinde olan rejimlerle ilişki kurmasıdır. Örneğin, Münih Konferansı sırasında Vance, Almanya’da gelecek seçimlerde şansölye olacak CDU lideri Merz yerine AfD lideri Weidel ile görüşmeyi seçti. Trump yönetimi ABD hegemonyasının restorasyonu yerinde dayatma, şantaj, askeri tehdit politikalarına öncelik veren “klasik emperyalist” bir politikayı benimsiyor. 

(...)

TEKNOLOJİK MUTASYON

Yeni bir çağın başladığını düşündüren bir diğer gelişme teknolojik zeminde başlayan radikal değişim, hatta mutasyondur. Yuval Noah Harari’nin, gözlemlerinden yararlanırsak 

  • Tarih boyunca dil her zaman insanlara aitti. İlk kez insan olmayan bir varlık, YZ dili kontrol edebiliyor, üretip şekillendirebiliyor. Bu da uygarlığın temel yapı taşlarının, insan olmayan bir güç tarafından yeniden programlanabileceğini düşündürüyor. 
(...)
  • Uzmanlar, AGI geliştirilmesine ara verilmesini, YZ sistemlerinin kırmızı çizgileri (örneğin, kendi kendini kopyalama) aşmamasını sağlayacak daha sıkı düzenlemeler talep ediyorlar. Paris Zirvesi bu amaçla yapıldı, bir deklarasyon üretildi. Ancak ABD ve İngiltere, “Kapsayıcı ve sürdürülebilir YZ” çağrısında üretilen, Fransa, Çin, Hindistan ve Kanada dahil 60 ülke tarafından desteklenen deklarasyonu imzalamayı reddettiler. 

(...)

yazının tamamını okumak için tıklayınız

Thursday, February 13, 2025

Üç ‘izm’den sonra nostalji

 


Postmodernizm, neoliberalizm, globalizm düşünce akımları olarak artık tükendiler. Tabii ki bunların dayandığı maddi eğilimler daha bir süre ayaklarımıza dolanmaya devam edecekler.

KISA BİR UFUK TURU

(...)

O makalenin bir değeri de postmodernizm ile neoliberalizmin aslında bir madalyonun iki yüzü olduğunu göstermesiydi. Gerçekten de zaman içinde önce postmodernizmin, siyasi seçenek üretmeye izin vermeyen, rölativist, “hakikatleri” (büyük anlatıları) yadsıyan yaklaşımı sönümlendi; Açılan boşlukta, etnik milliyetçilik (ırkçılık), dinci cemaatçilik, demokrasinin eleştirisi üzerine kurulu bir nostalji (“Karanlık Aydınlanma”: Dark Enlightenment) yükseldi. Bu yükselişe ben “süreç olarak faşizm” diyorum. Finansal krizi de (2008) 1980’lerde sermaye birikim rejiminin krizine cevap olarak şekillenen neoliberalizm ve globalizmin tükendiğini gösterdi. Burada da karşımıza, elitlere yönelik bir öfke, ticari korumacılık, sanayi politikası, toprak genişletme arayışı çıkıyor.

DEVLET, TOPLUM, KORPORASYON

(...)

(1) Devlet, bütün sınıfların birlikte yaşamasına sağlayacak bir korporasyon gibi çalışmalıdır.

(2)“Karanlık Aydınlanma”.

Birincisi, şirketlerin faaliyetini sınırlayan (çevreyi, tüketici ve işçinin sağlığını korumayı, küresel ısınmayı engellemeyi amaçlayan, iş güvenliğini sağlayan, çocuk işçi kullanımını yasaklayan) yasalar değişmelidir. Tüm sınıfların birlikte yaşayabilmesi için devlet de bir şirket/ korporasyon mantığı ile işletilmelidir.

İkinci yaklaşım da Aristotales ve Machiavelli’nin özgün bir okumasıyla, demokrasinin esas olarak kaosa açıldığını, bu kaosu aşabilmek için ABD halkının diktatörlük fobisinden kurtulması gerektiğini savunuyor. 

(...)

Yazının tamamını okumak için

Monday, February 10, 2025

Almanya’da büyük tehlike

   

Gazze’de soykırım, ABD’de faşizm, Türkiye’de aniden artmaya başlayan baskı derken önemli bir konuyu gözden kaçırmayalım: 23 Şubat 2025’te Almanya, son yılların en kritik federal seçimlerinden birini yaşayacak. Seçim sonrasında şekillenecek siyasi tablo, sadece Almanya’nın iç politikasını değil, Avrupa ve dünya siyasetini de derinden etkileyecek. 

(...)

AfD’nin yükselmesinin hızlanmasında, göçmen karşıtı havanın, artan ırkçılığın yanı sıra Almanya’nın ekonomisindeki uzun durgunluk, enerji maliyetlerinin yüksek seyretmesi ve sanayi üretiminde düşüş önemli bir rol oynuyor. Bu koşullarda seçmen giderek ekonomik kaygılara odaklanırken AfD’nin ucuz enerji için Rusya ile ilişkileri düzeltme, sanayiyi canlandırma adına küresel ısınmaya karşı önlemleri ikinci plana itme önerileri ilgi çekiyor, CDU, şirketler için vergi indirimi ve yatırım dostu politikalar sunarken, SPD ve Yeşiller’in yeşil enerji yatırımlarını savunmaları, iki farklı ekonomi politikası eğilimini temsil ederken CDU ile AfD politikaları arasındaki benzerlikler giderek artıyor. 

(...)

AfD’nin büyüyen gücü, merkez partilerin koalisyon oluşturmadaki zorlukları, ekonomik belirsizlikler, “Almanya, demokrasiyi, Avrupa’daki liderlik rolünü koruyabilecek mi, yoksa AfD’nin yükselişi faşizmin devlete erişmesine olanak verecek yeni bir dönemin kapısını mı açacak” gibi soruları gündeme getiriyor.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız